28 Eylül 2009 Pazartesi

Galatasaray : 1 Eskişehirspor : 1


* Dünya üzerinde tüm maçları kazanan yoktur ve bu takımda elbet bir gün kaybedecekti klişesiyle başlayalım. Mevcut kadrodaki yıldızların varlığı, teknik heyetin kalitesi ve ard arda alınan çarpıcı sonuçlar iyiden iyiye bizi 34'de34 rüyasına sokmuştu. Dün tribündeki görüntü de bunu gayet açık bir şekilde ortaya koydu. Ama bu efsane olabilecek kadroda elbetteki bir gün puan kaybedecek. Gönül ister 34'de34 ama baştaki klişeye dönersek çok da yaşanan bir olay değil istatistiklere göre. Puan kaybının sertlik ve oyun olarak geçen senenin Sivasspor'unu hatırlatan bu senenin namağlup takımı Eskişehirspor'a olmaması çok da yadırganmamalı kanımca.

* Dün puan kaybeden ama sene başından beri ilk defa pozisyon vermeyen, geçtiğimiz maçlara oranla ise daha az pozisyona giren bir Galatasaray seyrettik. Bu görüntüde Eskişehirspor'un top yapmak yerine geçen seneki Sivasspor misali Galatasaray'a ters gelen uzun toplarla kendi alanında kapanarak sert oyunu tercih etmesi etkili oldu. Bu tarz oynayan ve Eskişehirspor kalitesinde oyunculara sahip olan takımlara karşı zorlanacağımız kesin ama buna karşın dün ikinci yarının hemen başında Keita ile ikinci gole ulaşsak maçın farka gitmesi kaçınılmaz olacaktı.

* Galatasaray'da vurgulanması gereken nokta Mustafa Sarp ve Mehmet Topal ikilisinin yaratıcılık, dripling ve tempo açısından sınırlı olmasının hücüm gücünü oldukça olumsuz etkilediğidir. Bu ikili bu yönleriyle Ayhan'ın oldukça gerisinde kalıyor ve Ayhan'ın tamamen dönmesiyle beraber ikisinden birine yedek klubesindeki Recaro koltuklar göz kırpıyor.

* Orta sahadaki yaratıcılık zaafiyetine savunması nispeten daha kolay Harry Kewell ve ters kanatta hücüm gücü nerdeyse hiç olmayan Uğur Uçar'dan oluşan sol kanatın eklenmesi Galatasaray'ı tamamen Sabri-Keita kanadına mecbur etti. Panathinaikos maçında 1-0 önde iken oyuna giren Uğur Uçar'ın kendini belli etmeyen hücum zaafiyeti, başabaş giden Eskişehirspor maçında kendini ziyadesiyle ortaya koydu.

* Taraftara da bir parantez açalım bu noktada; önce yukarıdaki fotoğrafa dönelim, müthiş duygulandıran bir kareografi.. Oldukça başarılı, biraz daha fazla karton kullanılsa veya kartonları kaldıran arkadaşlar daha sıkışık durabilse aradaki seyreklikler de kapanacak sonuç çok daha mükemmel olacak. Eski Açık ve UltrAslan kareografi denilince bir numara olduğunu dün bir kez daha ispat etti. Bu tribünün güzel yüzüydü dün akşam için. Bana göre çirkin yüzü ise 60.dakikadan sonra benim de içinde bulunduğum kapalı üst'ün bir bölümünde kendini gösterdi. 6da6 başarısından sonra ilk defa başabaş giden, erken koparılmayan bir maçta oyunculara gösterilen tahammülsüzlük, aşağılama bu sene için önümüzde duran en büyük tehdit. Değilse sadece başarı aşığı, işler iyi giderken takımı destekleyen, biraz sarpa sarınca kendi oyuncusuna hakarete başlayan bir güruhla, sarp tepeleri aşmak kolay olmayacak bu maratonda. Biraz dikkat etmek lazım. Noktalarken Alpaslan Abi'yi bir kez daha saygıyla anmayı borç bilirim.

21 Eylül 2009 Pazartesi

İyi Bayramlar


Herkese nice sağlıklı, mutlu, huzurlu bayramlar dilerim.

Panathinaikos : 1 Galatasaray : 3


Maçtan sonra bayram münasebetiyle yollara düştük, kendimizi Türkiye'nin en güney noktasına atmak için. Bir ara maç yazısı girmeye niyetlendim araya blogger erişim problemi girdi. Bir dahaki blogla temasımızda ancak bugün olabildi. Bu dakikaya kadar maç için herkes yazdı, çizdi bize yazacak bir şey kalmadı zaten, oyunumuzla olmasa bile kalitemizle kazanmaya devam ediyoruz. Yıllardır Avrupa arenasında Türk takımlarına yapılan muamele şimdi Galatasaray tarafından yapılıyor. Lafı fazla çok uzatmayayım; 2007 Panionios, 2008 Olympiakos, 2009 Panathinaikos Yunansa koy sepete deyip noktalayayım.

17 Eylül 2009 Perşembe

Varoş Çocuğu


Bu memlekette bakanın oğlu olup iş yapmayan var mı? Milletvekilinin oğlu olup iş yapmayan var mı? Kulüp başkanının oğlu olup iş yapmayan var mı? Bu memlekette fakirler yönetici olamayacak mı? Varoştan yönetici çıkmayacak mı? Biz bunun için varız.''

Ruhi Kurnaz - Ankaraspor Klubü Başkanı - 16.09.2009

16 Eylül 2009 Çarşamba

Düşlerdeki Oyuncak


Oğlunun 1996 yılından beri düşlediği oyuncağı almak için ligi kaos ortamına sürüklemekten hiç çekinmedi baba Melih Gökçek. 1.5 senedir gündemde olan Ankaragücünü ilhak hamlesini ligin 4. haftası oynandıktan sonra uygulamaya koydu ki eski oyuncak da zor günlerini hesap ederek elde kalsın. Şaşırtıcı olan 100 yıllık Ankaragücü'nün bu rezilliğe müsade etmeseydi. Allahtan yanlış hesap Bağdat'tan döndü. Bütün bu kepazelik arasında sevindirici olan tek şey yıllardır bu ligde niye oynar dediğimiz Ankaraspor'un bir daha gelmemek üzere terk-i diyar etmesidir sanırım.

13 Eylül 2009 Pazar

Galatasaray : 3 Beşiktaş : 0


Derby'lerin favorisi olmaz diye bir klişe vardır, böyle mücadelerden önce tekrarlanır. Maç öncesi görüşleri alınan spor yorumcuları söze genelde derby'lerin favorisi olmaz diye başlar, 3 ihtimalli bir maç diye bitirirler. Ancak dün akşamki derby alışa geldiğimiz derbylerden biraz farklıydı, derby'nin favorisi vardı; bahis kuruluşu bile favoriyi açıkca işaret ediyordu. Maç öncesi tek endişem takım olarak bu derbiye hazırlanacak yeterli zamanı bulamamız ve takımın büyük bölümünün milli maçlar dolayısıyla yıpranmasaydı. Öte yandan, karşı tarafta ise bir nevi tamam mı devam mı maçına çıkacak, 2 hafta boyunca sadece Galatasaray maçına odaklanmış bir Beşiktaş vardı. Beşiktaş'ın daha fazla konsantre olması Beşiktaş'ın sürpriz yapma ihtimalini arttırıyordu ama olmadı.

Favori olan Galatasaray favori olmasına yakışır şekilde kazanmasını bildi. Belki çok iyi oynamadık ama dün akşam iki takım arasındaki kalite farkı oldukça net bir şekilde ortaya konuldu. Kötü bir günündeki Galatasaray 3-0 gibi net bir skorla sahadan galip ayrılmayı bildi. Kötü günde alınan 3 puanların önemi çok büyükken, kötü günde derby'de alınan 3 puanın önemi daha büyük oluyor ziyadesiyle.

Biraz da sahada oynanan futbola dönelim. Ayhan'ın yokluğunda Mehmet Topal'ın formsuzluğu bizi baya zorluyor ve böyle devam ederse daha da zorlayacak gibi duruyor. Ankaraspor maçında sinyalini almıştık, dün Beşiktaş maçında ikinci uyarıyı aldık. Mehmet Topal'ın ayağında topu tutamaması, dribling yapmaması defans ve hücüm hattındaki mesafayi uzatıyor. Karşımızda da Beşiktaş ve Ankaraspor gibi orta saha pres gücü yüksek takımlarla karşılaştığımız zaman zor durumlara düştüğümüz anlar olabiliyor. Ayhan'ın Rijkaard'ın sistemindeki önemini iki hafta içerisinde daha iyi kavramış olduk.

Sistemdeki diğer önemli bir oyuncu ise Arda Turan. Adeta dayak yediği Bosna maçından sonra hem fizik olarak hem de mental olarak bu maça hazır olmaması kaçınılmazdı. Arda'nın durması takımı ileri itmede ve orta saha direncinde büyük sorunlar yarattı, ama buna rağmen büyük kaptan yine kornerden asistini yaptı. Neyse 5 gün dinlenmiş ve derby moralini yüklemiş olan Arda Panathinaikos maçında en büyük kozumuz olacaktır yine.

Yazıyı Sabri-Keita sağ kanadıyla noktalamazsak ayıp olur. Müthiş bir hücüm gücü oluşturuyorlar birlikte, birbirlerinin kademelerine zamanında girmeleri de cabası. Rijkaard'ın Sabri üzerindeki etkileri de her maç daha olumlu karşımıza çıkıyor. Geçen seneki Sabri'den eser yok bu sene. Her maç üzerine koyuyor. Dün akşam da Leo Franco ile birlikte maçın adamıdır Sabri. Son olarak, tribün olarak geçmiş maçlara oranla çok durgunduk, biraz ramazan yorgunluğu olsa gerek. Önümüzdeki maçlara bakacağız diyelim.

12 Eylül 2009 Cumartesi

Aslantepe v-6


İhale sisteminin değişmesi sonucu daha önce burda belirtmiştik, kimin aldığı değil nasıl yapıldığı önemli diye. Sonunda ihale nihayetine erdi ve Varyap-Uzunlar ortaklığı Aslantepe'yi bitirme görevini üstlendi. İhale sonucu stadın nihai maliyeti 130-140 Milyon EUR arası olacak ki bu fiyata ortaya kaliteli bir çalışmanın çıkmamasını beklemek saçmalık olur. Aslantepe'nin bir an önce hayırlı bir şekilde bitmesi ve gündememizden çıkması dileğiyle bu postu sonlandıralım.

Dibe Vurmuşsan Ya Da Hala Düşüyorsan!


Galatasaray'ı terkettiğinden beri süregelen düşüşüne devam ediyor Fatih Terim. O günden bu yana elde avuçtaki tek başarı EURO 2008 olarak duruyor. Ona da başarı denebilirse. EURO 2008 için yazdıklarımız blog arşivlerinde duruyor. Şansımızın ne kadar bizimle birlikte olduğunu kimse unutmuyor sanırım. Kaleci degajıyla son saniyede gelen gol, dünyanın en iyi kalecilerinden birinin her şey bitti derken topu elinden kaçırması, her gün karşımıza çıkan enstantaneler değildi, en başarılı anında bile Milli takımın takım olmadığı gerçeği karşımızda duruyordu. EURO 2008 sonrası bunları konuşmayan, Fatih Terim'i göklere çıkaran medyamız bugün ise sistematik bir lince başlamış durumda, istifasını istiyor Fatih Terim'in. Fırsattan istifade yıllardır içlerinde tuttuğu nefretlerini kusuyorlar. Maalesef imparator lakabına uygun kibirli hareketleri Fatih Terim'i, Galatasaray taraftarının bir kısmının diğer takım taraftarlarının ise tamamen nefret ettiği bir kişilik haline getirdi. Bu noktada Fatih Terim'in yapacağı, yapması gereken tek hareket var; başladığı noktaya geri dönmek, Galatasaraylı Fatih olduğu günlere geri dönmek. Politikayı bir kenara bırakıp, doğru bildiği, savunduğu, tarafı olduğu değerlere geri dönmek. Unutma Muhtaç Olduğun Kudret Damarlarındaki Asil Kanda Mevcuttur.

08 Eylül 2009 Salı

Tarihi Nasıl Kaçırdık?: Adana Demirspor - Livorno


Her şey şehir efsanesi gibi başlamıştı, Adana Demirspor Livorno'yu konuk edecekti ve biz de tarihi bir olaya tanıklık edecektik. Ne yazık ki şanslı olan 15.000 biletli seyirci dışında 70 Milyon nüfuslu ülkede bunu izleyebilen hiç kimse olmadı. Cuma günü bu ülkede tarihi bir maç oynandı ama futbolun her şeyiyle yankılandığı, her alanda konuşulduğu topraklarda bizim gibi futbolun peşinde bıkmadan usanmadan koşanların elinde hiç bir bilgi yok. Konuşacak bir şeye, yapılacak farklı yorumlara sahip değiliz. Dünya çapında ses getirmesi gereken, Türk futbol tarihinde bir ilk olan, modern futbolu rafa kaldırıp 1950'lerin, 1960'ların ruhunu yaşatan bu tarihi maçı kamuoyumuzun, Türk basınının ve medya kuruluşlarının işgüzarlığı ve ilgisizliği sayesinde izleyemedik. Elimizde DHA'nın 4-5 dakikalık görüntüleri ve kendi yayın kuruluşlarındaki birbirinin kopyası haberleri, NTV Spor'un bir kaç haberi ve çekimiyle Anadolu'dan Futbol'un yazarı Hüseyin'in yazıları var bilgi olarak. Cuma gecesi Türk futbolu için nasıl tarihi ve unutulmaz bir gece olduysa Türk spor yayıncılığı için de aynı oranda tarihi ve utanç dolu bir gece oldu bizce.

Öncelikle DHA ve NTV'nin hakkını verelim, canlı yayın yapmamış olsalar bile ileride bahsedeceğimiz gibi siyasi yönü olan böyle bir müsabakadan bizi haberdar etmek için verdikleri çaba da önemliydi. Özellikle NTV'nin canlı bağlantıları ve Bağış Erten'in oraya gitmesi tatmin ediciydi. Yenilsen De Yensen De'yi sunarken konsept olarak bu maçı temel almaları da zaten işi önemsediklerini gösteriyor. DHA da elindeki görüntüleri diğer yayın organlarıyla paylaştı, kendine bağlı olan bir kaç gazetede haber yaptı bunu. Çaba harcayanların emeklerine ve çabalarına saygımız sonsuz elbette ancak futbol tarihimizde bir ilki yaşadığımız bu festival gibi olayla ilgili tüm verileri 10 dakikada izleyip-okuyup bitiriyoruz. Bu kadar kısa sürmemeliydi bir tarihe tanıklık etmek.
.
Şimdi Livorno'nun Türkiye'ye gelişinin belli olmasından sonra aşama aşama yaşanan olaylara ve bir tarihin gözümüzün önünden nasıl kaçıp gittiğine bakalım.
.
O olaya tam anlamıyla girmeden önce şuna değinelim : İlk paragrafın sonunca "bizce" diye kişisel bir ifade kullanmış olabiliriz ancak bunu açmak gerekir. Düşüncemiz bu olsa da kişisel olarak değil, ülke genelinde de hayati önemi olan bir olaydı bu sonuçta. Türkiye'nin 3. kademe ligi olan TFF 2. Lig takımı Adana Demirspor, Avrupa'nın 3 dev liginden biri olan İtalya Serie A'dan bir takımı Türkiye'ye getiriyor. Bu olay sadece Adana Demirsporlular'ı değil, en büyük rakipleri Adanasporlular'ı ve stada giremeyen tüm Adanalılar'ı, Anadolu'da futbolun peşinden koşan tüm tribün emekçilerini, karşılaşan iki ekibin ortak noktası olan solcuları ve solcuların da siyasi arenada en büyük rakibi olan sağcıları da ilgilendiriyor. Maça ilginin ne kadar fazla olduğunu anlamak için İzmir'den Yalı'nın, İstanbul'dan Çarşı'nın, Ankara'dan Alkaralar'ın ve çeşitli yerlerden bir çok taraftar grubu üyelerinin tribünde yer aldığını hatırlatalım. Futbolu kıyısından köşesinden tutan herkes kendini bir de siyasete adayanlar için zaten bulunmaz bir nimetti bu maç.
.
Artık yayın konusuna geçebiliriz tamamen. Bu maçın oynanacağı kesinleştiği zaman ilk olarak Adana Demirspor ve NTV Spor arasında ufak bir görüşme oluyor. Anlaşmaya varılamıyor ilk aşamada. Tabii bu 2 yönü var, Adana Demirspor ve NTV olarak ayrı ayrı bakmak gerekiyor. Aslında ikisi de farklı açılardan aynı yola çıkıyor ama açıklamalardaki ufak farklılıklar ilginç tezatlara da sebep oluyor. Öncelikle NTV'ye sorduğumuzda NTV tarafından canlı yayın konusunda bir niyet olduğu, görüşmenin yapıldığı ancak anlaşmanın sağlanamayıp sonuçsuz kaldığı söyleniyor. Bu gelişmelerin ardından Adana Demirspor başkanı aynı zamanda bir Adanasporlu da olan Güntekin Onay'ı arıyor ve bu maçın yayını konusunda bir ricada bulunuyor. Araya başkaları da sokuluyor ancak NTV ikinci aşamada pek de niyetli olmuyor yayın konusunda. Kısacası "bakarız" deniyor ve geçiştiriliyor olay. Detaylı görüşüp de anlaşılamama gibi bir durum yok ortada ama devamında da konuşulan bir şey yok. Öylece askıda kalıyor kulüp ile NTV arasındaki görüşme. Olumlu sonuç alınamamasındaki sebebin mali konular mı yoksa maçın siyasi durumu mu olduğu konusunda bir kanaate varamıyoruz yani. NTV'nin bu maçı kimseye kaptırmayacağını düşünürken yayın konusunda ciddi sayılabilecek bir gelişmenin olmayışı bile düşündürücü. Burada ilginç bir nokta da NTV'nin maçı yayınlamamasına rağmen bu işe en çok özen gösteren kanal olması ve diğer kuruluşların önünde yer alması, garip bir tezat oluşuyor bu açıdan bakınca.
.
TRT cephesinde ise olaylar başka bir boyut alıyor. NTV cephesindeki gibi basit bir ilgisizlik hikayesi değil olay. İlk başta ücretsiz yayınlayalım diyor TRT. Bu işin en tepesindeki kurum olduklarını söyleyip kulüple ücretsiz yayınlanması için anlaşmak istiyorlar, bir nevi ültimatom yolluyorlar kulübe. Ya parasız yayınlarız ya da yayın yapmayız diye. En azından sembolik bir ücret ödenmesi ve az da olsa bu güzel girişim için destek olunması isteniyor kulüp tarafından, TRT para vermemekte direniyor. Kulüp devreye AKP Adana Milletvekillerinden birini sokmak istiyor. Telefon görüşmesi yapılıyor ve TRT'den yayının yapılıp kulübe makul bir ücret ödenmesi yolundaki istekler iletiliyor. Bilin bakalım bir vekil bu tarihi maç için seçildiği ilin takımına nasıl destek oluyor ?.. Herhangi bir girişimde bulunmayıp kendisini vekil seçen ili böyle mükafatlandırıyor. Devletin elindeki kanala bir milletvekili olarak açıp rica etse ve bu maç TRT3'ten yayınlansa herkes tatmin olurdu. Ancak milletvekili bunu yapmadı, TRT yönetimi de bu güzel girişime finansal olarak destek sağlamayınca canlı yayın konusundaki son umut da uçup gidiyor. Tüm bu olumsuz görüşmelerin ve sonuçsuz çabaların ardından TRT maçın siyasi yönünü sebep gösterip yayınlanmama gerekçesini böyle açıklıyor kulübe. Mali konuların önüne perde çekilip ana sebep buymuş gibi gösteriliyor bir bakıma. Gerçi ana sebep olduysa o daha da vahim ya neyse, siyaset olayına girmeyelim, bizim tek derdimiz futbol. Her fırsatta Anadolu takımlarının gelişmesini savunanların, kendi normal reytinglerini fazlasıyla aşacağı neredeyse garanti olan böyle bir tarihi organizasyonu bedavaya getirme çabalarını da Türk futbolundaki kısır döngünün cevabını arayanlar için verilmiş en güzel cevap olarak addediyoruz.
.
Kaçırdığımız tarihi fırsatın verdiği üzüntü ve buna bağlı hayal kırıklığının etkisiyle elimizin uzandığı her yere uzanmaya çalıştık bize göre medya ayıbı olan bu olayın detaylarını öğrenebilmek için. Bunca bilgiye ulaştıktan sonra üzerine daha fazla yorum yapmak, işin siyasal boyutlarına karışmak pek bizim işimiz değil. Yukarıdaki olaylar çerçevesinde kaçan fırsat konusunda herkes gibi bizim de düşüncelerimiz var fakat bizim aklımız fikrimiz futbol. Bu yüzden kimseyi yönlendirmeden ulaşabildiğimiz bilgileri sizlerle paylaşmak istedik. Gönül isterdi ki stadın kapasitesi doğrultusunda 15 binle sınırlı kalan bu tarihe tanıklık eden birey sayısı çok daha fazla olsun ama olamadı maalesef. Muhtemelen önümüzdeki sezon bir fırsatımız daha olacak bu şölen için. Bu sefer yer İtalya olacak. Bizim medya kuruluşlarımız akıllanır mı bilmiyoruz ama İtalyan TV kuruluşlarının tutumunu da merakla bekliyoruz. Bu tip olaylara son derece alışık olan ve bir çok takıntıyı aşıp demokratikleşmeyi başarmış olan İtalya'da yayın sıkıntısı olmayacağını düşünüyoruz aslında. Olmadı İtalya yollarına düşebiliriz şu heyecan ve merakla...

TV yayını konusunda canlı yayın olmasa bile izleyiciye maç sunulamaz mıydı diye düşünüyoruz. 90 dakika kaydedilir ve maç sırasındaki tatsız durumlar ve siyasi olaylar kırpılıp 60-70 dakikalık çok geniş bir özet şeklinde yayınlanabilirdi.

NOT: Bu yazı ile ilgili eleştirilerinizi ve itirazlarını violafranchi@gmail.com veya tanjuern@hotmail.com adresine iletmenizi rica ediyoruz. Destek olan ve şu an bu yazıyı okuduğunuz tüm blog sahiplerini destek olmalarına rağmen olası bir tatsız duruma karşı korumak için sorumluluğu fikrin oluşmasını sağlayan bu iki arkadaşımız üstleniyor.

NOT 2: Yazı konusunda Blog İdman Yurdu ve Futbloglar gibi blogları toplayan oluşumların herhangi bir desteği yoktur. Tamamen kişisel olarak haberleşilerek böyle bir tepki düşünülmüştür.

NOT 3: Yazı içerisinde de defalarca belirtildiği gibi amaç asla siyasi değildir, herkesin tek tepkisi bu tarihi ve eğlenceli maçı canlı canlı tüm detaylarıyla izleyememiş olmaktır.

05 Eylül 2009 Cumartesi

Oğul Ahmet ve Ankaragücü


Şık takım elbise, suratta babasına benzeyen sürekli sahte sempati ifadesi;

Göz önünde olmak istedi hep; kardeşi siyaseti seçip Çankaya dolaylarında fink atarken o sporu seçti.

Başkent Belediye başkanı olan babasından rica etti, oldukça kudretli olan babası da kırmadı oğlunu, halkın kaynaklarıyla güçlü bir takım kurdu, oğlunu da ayıp olmasın diye başkan değil futbol şube sorumlusu yaptı.

Oğul mutluydu, takım iyi gidiyordu. Televizyona çıkıyor, Lig Tv'ye demeç veriyor, 3 büyüklerle oynarken gol attığında işaret parmağını sallıyordu heyecanla kameralar ona dönükken.

Bir şey eksikti ama, kimse "büyük başkan Ahmet Gökçek" diye bağırmıyordu. Taraftar unutulmuştu, kurulan takımın taraftarı yoktu ve taşıma suyla da değirmen dönmüyordu, takım sevigisi insanlara zorla da aşılanmıyordu ki..

Oğul Ahmet bu taraftarsızlıktan sıkılmıştı, taraftarı en çok olan Ankaragücü'nü gözüne kestirdi. Önce türlü ayak oyunları gerçekleştirildi, mevcut Ankaragücü camiası bezdirildi. 100 yıl'da şampiyonluk hikayesiyle harekete geçmek için uygun zemin yaratıldı, taraftar ikna edildi.

Ahmet artık Ankara'nın en köklü, en çok taraftara sahip klübü, 100 yıllık Ankaragücü'nün başkanı. Tribünler şimdiden bağırmaya başladı bu taraftar seninle gurur duyuyor diye. Bir de şampiyon olunca omuzlarda gezeceğine hiç şüphe yok. Ahmet'in medya biraz üzerine geliyor bu aralar ama biliyor ki, onlar da Ankaragücü bir kaç maç üst üste kazansın, bir iki 3 büyük maçı eklesin galibiyet serisine başarının sırrı nerden geliyor diye röportaj sırasına girecek hepsi Ahmet'le..

Ahmet amacına ulaştı taraftarı olan klübün bir başkanı artık. Ankaragücü'de kısa vadede belki başarıyı elde edecek ama 100 yılda edinilen saygınlıktan eser kalmayacağı bir gerçek. Bu yozlaşmışlıkta bize düşen ise yürüyedur İlhan Cavcav demek sanırım.

Transferin Ardından


Uzun zamandır yazma fırsatı bulamıyoruz. Akıp giden bir hayat var; akan hayatın içinde ise iş, aile gibi önde gelen unsurlar bazen özel zevklerinize zaman ayırmaya izin vermiyor. Yokluğumuzda Galatasaray oldukça başarılı götürdüğü transfer sezonunu Caner ve Ufuk Ceylan transfer ile kapattı. Her ne kadar taraftarın gözü Sercan'da olduğu için final biraz buruk gibi gerçekleşse de Elano, Keita gibi yıldızlarla tanıştığımız transfer sezonu için bana göre çok başarılı bir finalle sonlandı, özellikle ekonomik açıdan.

Önce Caner'le başlayalım; efsane U-17 takımının en önemli oyuncusuydu, Manisaspor'da çıktığı süper lig maçlarında da yeteneğini ortaya koyan Caner 3 büyüklerin ve pek çok avrupa klübünün dikkati üzerindeyken astronomik bir bedelle 2007 yılında CSKA Moskova klübüne transfer oldu. Eğer Galatasaray şu anda gerçekleştirdiği transfer hamlesini 2007 yılında gerçekleştirseydi büyük sükse yapan bir transfer hamlesi olacaktı Galatasaray adına ama geçen 2 yılda Rusya'da oynayan diğer Türk oyuncular gibi Caner ne yaptı ne etti çok haberdar olamadık; bir ara sakatlıklarla boğuştu, kah kendine geldi karşısında Zico'yu buldu. Şimdi bu genç yetenek satın alma opsiyonuyla birlikte Galatasaray'a transfer oldu ve tekrar kendine çıkış arayacak. İlk etapta Hakan Balta'yı yedeklemek için yapıldı diye lanse ediliyor bu transfer. Ancak hücuma desteği sınırlı olan bir Hakan Balta'yı Caner Erkin'in zamanla göstereceği formla kesmesi de sürpriz olmaz, ki keşke kesse çünkü Balta'nın hücumda etkili versiyonu inanılmaz bir kanat oyuncusu demektir. İki yıl öncesinden bildiğimiz Caner'de bu potansiyel var ama sahada ne kadar karşılığını alacağız zaman gösterecek.

Ufuk Ceylan'a gelirsek; kalemizi uzun süre koruma potansiyeli bulunan yerli bir isim. En azından yedekte kaleyi hiç bir zaman devralma şansı kalmayan Orkun ve Aykut'tan sonra kale rotasyonunu zorlayacak bir nokta atış. Bir iki yıl içerisinde kaleyi devir alırsa bu bizim için artı bir yabancı transferi demek olacak ki, bu açıdan bakıldığında da önemli bir transfer. Hayırlı olsun diyelim.

Dönelim işin ekonomi boyutuna; Caner ve Ufuk gibi genç gelecek vaat eden iki oyuncuyu alarak karşılığında Volkan Yaman, Orkun, Yaser ve Mehmet Güven gibi hiç bir zaman bonservis bedeli kazanma ihtimalimiz olmayan, kadro rotasyonu içerisinde forma şansı bulmaları çok zor olan ama buna karşın belli bir bedel ödemek zorunda olduğumuz oyuncuları kadromuzdan çıkardık. Bu bile önemli bir hamle iken sözleşmesi bu oyunculara göre daha bol sıfırlı olan ve son ana kadar Sercan transferi için stokta tutulan Necati'nin de Antalyaspor'a verilmesi son günde gelen başka iyi bir haber. Yalnız Necati'yi üst gruptan biraz ayırmak gerek; bana göre Türkiye'nin en önemli yardımcı forvetlerinden biri olan Necati, Antalyaspor forması altında Yusuf Şimşek vari bir geri dönüş yapabilir. Her açıdan hayırlı olsun.